Her şeyi bitirmeye çalışırız, ilişkiler de dahildir buna. Karşımızdaki insanı kaybetmemek için yaptıklarımız, onu değilse de aramızdaki ilişkiyi, belki biraz da bizi tüketir.
vesaire
vesaire
@vesaire.press
ziyadesiyle kültür neşriyatı. https://vesaire.press/
7.2K followers75 following550 posts
İlişkinin ne zaman bitmeyeceği sorusunun yanıtı da burada gizlidir: bir dizi vazifeye dönüşmediğinde.
Başkalarının yargılarını zihnimizde canlandırır, tepkilerini yorumlar, kendimizi bunlara uyarlarız. Sosyal medya platformları, başkalarının bize nasıl tepki verdiğine dair bitmez tükenmez uyarılar sunarak bu süreci endüstriyelleştirmiştir.
Umut, birlikte hareket edebilen insanların bugünden yarattığı siyasal bir imkandır. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, geleceğin kendiliğinden daha güzel olacağına inanmak değil, onu birlikte güzelleştirebilecek toplumsal gücümüzü yeniden hatırlamaktır.
Fransa’da haftalardır süren eylemler kaçınılmaz olarak tribünlerde de kendine yer buldu. Saha dışındaki ateşin tribüne sıçraması üzerine Fransa Futbol Federasyonu bazı pankartları toplattı ve jet hızıyla bir “tarafsızlık” çağrısı yaptı.
Ancak 21 Ekim’deki Lille-Galatasaray karşılaşmasında Dogues Virage Est taraftar grubunun açtığı “Lille, yağmacılara karşı esnafın yanında” pankartı aynı sansüre uğramadı. Bu da federasyonun tarafsızlık değil, sükût istediğinin kanıtıydı.
Başkalarının yargılarını zihnimizde canlandırır, tepkilerini yorumlar, kendimizi bunlara uyarlarız. Sosyal medya platformları, başkalarının bize nasıl tepki verdiğine dair bitmez tükenmez uyarılar sunarak bu süreci endüstriyelleştirmiştir.
Bugün eleştirel düşüncenin önündeki başlıca görev, ölümsonrası ideolojiye karşı başkaldırı ilan etmektir.
Fransa’nın dört bir yanında yüz binlerce kişi öğrencilerin protestolarını desteklemek üzere sokaklara döküldüğünde, hemen her yerde pankartlara yansıyan bir slogan dikkat çekiyordu: Bismillah, ortalık karanlık.
Geleceğin bir sorumluluk meselesine dönüşmesi için umut verici görünmesi gerekmez. İmkânların daraldığı bir dünyada bile insanlar sonuçlarını başkalarının yaşamak zorunda kalacağı kararlar almaya devam eder. Asıl mesele, başkalarına değiştirebilecekleri bir dünya bırakabilmektir.
Artık nerede olursak olalım, “izleyici” fikrini sürekli zihnimizde taşıyoruz. Üstelik bu durum içerik üreticileriyle sınırlı değil.
Sosyal medya platformları, başkalarının bize nasıl tepki verdiğine dair bitmez tükenmez uyarılar temin ederek “ayna benliği” sürecini endüstriyelleştirmiştir. Kimliklerimiz artık birer geribildirim döngüsüne dönüşmüştür.
“Duygular esasen hafızanın tutkalıdır. Bir şey sizin için fazla duygusalsa, hayatınız boyunca hatırınızda kalır.”
Gövdesini tarihe siper edenlerin mirasını kırk beş dakikalık panellerde şerh edip gecenin sonunda aynı soruya dalıyoruz: “Akşam bir event var, gelir misin?”
Hepimize kesintisiz sekiz saat uyumanın bizi kanserden ve bunamadan koruyacağı, daha mutlu edeceği söyleniyor. Peki imkansız bir rüyayı satın almış olabilir miyiz?
Çağımız, her şeyin sona ermekte olduğu bir çağ. Modernitenin, tarihin, ideolojilerin ve devrimlerin sonunun geldiğini görüyoruz. Nicedir ilerlemenin –vaat, gelişme ve büyüme zamanı olarak geleceğin– ortadan kalkışını seyretmekteyiz.
Her gün karşımıza çıkan basın açıklamaları, akademik tartışmalar, kültür endüstrisi, kendimiz hakkında düşünürken zamanın tükenmekte olduğu, zamanın sonuna geldiğimiz perspektifinden bakmamız gerektiğini dayatıyor bize.
vesaire reposted
Mutluluğun devrimci geçmişi, kapitalizmin insan arzularıyla ilişkisi ve kendi hayatımıza sahip olmanın anlamı üzerine... @vesaire.press için yazdım:
İstanbul genelinde etkili olan şiddetli sağanak yağış ve fırtına, yetersiz altyapı ve ihmallerle birleşerek kenti adeta felç etti, kısa sürede felakete dönüştü.
Yağışların afete dönüşmesinde kentlerin nasıl planlandığı, doğal alanların ne ölçüde korunduğu ve altyapının bu koşullara ne kadar hazır olduğu belirleyici rol oynuyor. Kentler planlanırken doğanın işleyişini gözeten bir yaklaşımın benimsenmesi gerekiyor.
Fransa’da sokağa çıkan gençlerin taşıdığı bir pankartın üzerinde beş kelime yazıyor: “Un violent désir de bonheur.” Şiddetli bir mutluluk arzusu. İlk bakışta birbirine pek yakışmayan iki sözcüğü yan yana getiriyor: şiddet ve mutluluk.
Bu iki sözcük yan yana geldiğinde, mutluluk hakkında alıştığımızdan çok daha güçlü bir düşünce ortaya çıkıyor. İnsanların güzel bir hayatı ne kadar istediklerini, bundan vazgeçmeye nasıl da niyetlerinin olmadığını anlatan bir fikir.
'Ve' diye başlamak ve de 've' diye bitirmek gerekir her öyküyü. Çünkü her yaşantı ve deney, bir önceki yaşamın ürünü olduğu gibi, bir sonraki yaşantı için bir sıçrama zemini de yaratmaktadır. —Özer Kabaş
“Duygular esasen hafızanın tutkalıdır. Bir şey sizin için fazla duygusalsa, hayatınız boyunca hatırınızda kalır.”
Beslendiği tüm içeriklerin ortalamasını alan bir mekanizmanın, işleyiş mantığı gereği, ortalamanın üzerinde bir sonuç çıkarması mümkün değil. Evet, yapay zeka iyi bir okurdan daha zeki değil.
Yapay zekanın özgün bir yazı yazamayacağı, benzersiz bir üslup vaat edemeyeceği konusunda artık anlaşalım. Çünkü her şeyden önce böyle bir amacı veya motivasyonu yok.
Nasıl ki kölelik yerini işçilerin emeklerini sermaye sahiplerine “özgürce” sattığı ücretli köleliğin sessiz baskısına bıraktıysa, sömürgeci yağmanın yerini de “serbest ticaret” almıştır. Bu da kahve zincirlerinin sattığı bir fincan kahvede görülebilir.
'Ve' diye başlamak ve de 've' diye bitirmek gerekir her öyküyü. Çünkü her yaşantı ve deney, bir önceki yaşamın ürünü olduğu gibi, bir sonraki yaşantı için bir sıçrama zemini de yaratmaktadır. —Özer Kabaş
Ve uzun soluklu bir araştırmanın çıktısı olan Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları, Salt Beyoğlu’nda ziyarete açıldı. Sergi, sanatçı ve eğitimci Özer Kabaş’ın 1960’lardan 1990’lara uzanan üretimleri üzerinden Türkiye kültür tarihinden bir kesit sunuyor.
Toplumsal sarsıntılar karşısında bile kabuğundan sıyrılamayan, başkalarıyla kader ortağı olduğunu unutmuş insan, hissizliğe gömüldüğü kış uykusundan uyanıp başkalarıyla empati kurabilir mi?
Neoliberalizmin kıskacındaki birey “her koyun kendi bacağından asılır” şiarıyla girdiği yarışta bir yandan kendini pazarlarken, diğer yandan başkalarının celladına dönüşüyor. Ne var ki, içini kemiren o “yeri doldurulabilir olma” hissinden de kurtulamıyor.
Romantik ilişkiler konusunda neredeyse obsesif hale gelmiş toplumumuzda, arkadaşlık çoğu zaman gündem dahi olamıyor. Arkadaşlığın ne başlangıcı, ne gidişatı, ne de bitişi üzerine konuşabiliyoruz.
“Korku filmlerinin başarı oranı yüksektir, özellikle de ekonomik açıdan çalkantılı zamanlarda. İnsanlar, gerçek hayattaki çarşı pazar fiyatlarının dehşetiyle yüzleşmeden önce hayal ürünü korkular yaşamayı severler.”
“Sevdiğin işi yap” ilk bakışta moralleri yükselten bir tavsiye, bizi en çok neyi yapmaktan hoşlandığımızı düşünmeye ve karşılığında ücret alabileceğimiz bir girişime dönüştürmeye teşvik ediyor. Peki, keyfimiz niye kâr amacı gütmeli?
“Duygular esasen hafızanın tutkalıdır. Bir şey sizin için fazla duygusalsa, hayatınız boyunca hatırınızda kalır.”
Çocukluğumuzda izlediğimiz filmler, arzularımız hakkında bizden daha fazla şey biliyor olabilir. Biz kendimize uygun bir hayat kurmaya çalışırken onlar hafızamızın kuytu bir köşesinde, o hayata sığdıramadığımız ihtimalleri saklamayı sürdürüyor.
İnsanların tarih boyunca âlem yapmaya doyamadıklarını, içkiyi kendilerini kaybedecek kadar fazla kaçırdıklarını biliyoruz. Tarımın ortaya çıkışından yazının icadına kadar insanlık tarihindeki en büyük kırılmaların bile içkiyle bağlarına rastlamak mümkün.
Asıl mesele bir çocuğun çantasının nasıl dolduğunu değil, diğerinin neden boş kaldığını sormak. Çocukların iyi beslenebilmesi bir ayrıcalık, okula devam edebilmesi de ailesinin gelirine bağlı bir lüks olmamalı.
“Duygular esasen hafızanın tutkalıdır. Bir şey sizin için fazla duygusalsa, hayatınız boyunca hatırınızda kalır.”
Tarih boyunca insanların -daha ziyade kısa mesajlardan ibaret olsa da- okumaya bunca zaman ayırdığı bir dönem hiç olmamıştı. Ama kitap okuma oranlarının gerilemesinin çevrimiçi alışkanlıklarımızla ilişkisi zannettiğimizden daha karmaşık olabilir.
Artık bilgiye inanmıyoruz, bu yüzden çözüm istiyoruz ve çözümden başka bir şey istemiyoruz. Kendimizi daha iyi hale getirmeyi değil, daha iyi bir geleceği hedeflemekten vazgeçtiği için yerinde sayan bir çağda daha fazla imtiyaz elde etmeyi düşünüyoruz.
Mutluluk, karşılaşmaların örgütlenmesidir, yani bir habitat meselesidir. Bu iddia kulağa yeni geliyorsa, unutkanlığımızdandır.
Deniz Göktaş bize korku duvarının pekâlâ çatırdayabileceğini gösterdi. Artık mesele Deniz Göktaş’ın ne kadar cesur olduğunu anlatmak filan değil. Mesele bizim açılan bu gedikle ne yapacağımız.
Asıl mesele bir çocuğun çantasının nasıl dolduğunu değil, diğerinin neden boş kaldığını sormak.
Çocukların iyi beslenebilmesi bir ayrıcalık, okula devam edebilmesi de ailesinin gelirine bağlı bir lüks olmamalı.
Türkiye’den göçenler (hiç sormadığımız halde) neden sürekli kendilerini açıklamak zorunda hissediyor?
Çalışma hayatında ve kamusal hizmetlerde kaybedilen güvence, finansal piyasalarda bulunacak büyük bir kazançla telafi edilecekmiş gibi sunuluyor. Kumar masasından herkesin kazançla kalkamayacağı ise unutturuluyor.
Solcular ekonomik meselelerle mücadele etmekte zorlanıyor. Geçmişte bu meseleler, entelektüeller, eylemciler ve emekçi kitleler arasında bitmek bilmeyen tartışmaların konusu olurdu. Artık öyle değil.
Oysa ekonominin yasalarını sınıf mücadelelerinin katılaşarak ideolojik biçimler kazanmış ifadeleri olarak anlamak gerekiyor. Entelektüellerin, eylemcilerin ve işçilerin yeni fikirler ve siyasal stratejiler geliştirebileceği alanlara ihtiyacımız var.